Son Dakika! Gerekçeli karar açıklandı

Son Dakika! Gerekçeli karar açıklandı

Anayasa Mahkemesinin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili ihlal kararının gerekçesi açıklandı.

Anayasa Mahkemesinin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili ihlal kararının gerekçesi açıklandı.

Anayasa Mahkemesinin Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında verdiği “hak ihlali” kararının gerekçesi açıklandı.

Anayasa Mahkemesinin internet sitesinden duyurulan gerekçede, tutuklama tedbirinin Anayasa’nın 13. maddesindeki ölçütlerden biri olan ölçülülük ilkesi kapsamında “gerekli” olup olmadığı değerlendirildi.

Başvurucuların atılı suçları işlediklerine dair, yayımlanan haberler dışında, hangi delillere ulaşıldığının, ifade sırasında sorulan sorulardan ve tutuklama gerekçelerinden anlaşılamadığı vurgulanan gerekçede, şu tespitler yapıldı:

“Bu bağlamda kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bir olaya ilişkin benzer haberlerin aylar önce yayımlanmış olduğu gözetilmeksizin, başvuru konusu haberler üzerine soruşturma başlatılmasından yaklaşık altı ay geçtikten sonra başvurucular hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının neden ‘gerekli’ olduğu, somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.

Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi, tutuklama için aranan ‘kuvvetli belirti’ ve ‘gereklilik’ koşullarının gerekçelendirilmemiş olması nedenleriyle Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar vermiştir.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı kapsamında yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara temel olarak gösterilen tek olgunun başvuruya konu haberlerin yayımlanması olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.”

Anayasa Mahkemesinin internet sitesinden duyurulan gerekçede, 19 Ocak 2014’te Adana’da silah yüklü olduğu iddiası ile bazı tırların durdurularak arandığı, tırların durdurulması ve aranmasına ilişkin olaylar ile tırlarda taşınan malzemelerin ne olduğu ve nereye götürüldüğünün kamuoyunda uzun süre tartışma konusu olduğu anlatıldı.

Bu kapsamda Aydınlık gazetesinin 21 Ocak 2014 tarihli nüshasında yayımlanan haberde, tırlarda silah ve mühimmat olduğu iddiasına ve buna ilişkin bir fotoğrafa yer verildiği belirtilen gerekçede, bu yayından yaklaşık 16 ay sonra Cumhuriyet gazetesinin 29 Mayıs 2015 tarihli nüshasında Can Dündar tarafından, Adana’da durdurulan ve aranan tırlarla ilgili, tırlarda bulunduğu iddia edilen silah ve mühimmata ilişkin fotoğraf ve bilgilere yer verildiği aktarıldı.

Erdem Gül tarafından yapılan söz konusu olaya ilişkin başka bir haberin ise aynı gazetede 12 Haziran 2015 tarihinde yayımlandığı hatırlatıldı.

Dündar’ın haberinin yayımlanmasından sonra Cumhuriyet Başsavcılığınca “devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, siyasi ve askeri casusluk, gizli kalması gereken bilgileri açıklama, terör örgütünün propagandasını yapma” suçlarından soruşturma başlatıldığı anımsatılan gerekçede, bundan yaklaşık altı ay sonra 26 Kasım 2015 tarihinde Dündar ve Gül’ün ifadeleri alınmak üzere çağrıldığı ve “FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün örgütsel amaçları doğrultusunda örgüte üye olmadan yardım etme, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla temin etme ve bunları açıklama” suçlamasıyla tutuklandıkları belirtildi.

Dündar ve Gül’ün, tutuklama kararına yaptıkları itirazın reddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğu aktarılan gerekçede, başvurucuların, hukuka aykırı olarak özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları, tutuklanmalarını gerektirir herhangi bir nedenin bulunmadığı, haklarında verilen tutuklama kararının tek nedeninin yaptıkları haberler olduğu, yayımlanan haberler dışında aleyhlerine herhangi bir delil gösterilmediği iddialarında bulunduğu bildirildi. Gerekçede, başvurucuların, tutuklama kararının kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiğini ileri sürdüğü de kaydedildi.

– Adalet Bakanlığının görüşü

Gerekçede, Bakanlık görüşünde ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkin olarak, başvurucular hakkında soruşturmanın halen devam ettiği, bireysel başvuruda bulunabilmek için başvuru yollarının tüketilmiş olması gerektiğinin bildirildiği aktarıldı.

Bakanlığın, bununla birlikte AİHM’in, tutuklu başvurucular hakkında ceza yargılamasının devam ettiği bazı durumlarda hükümetin ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazı reddederek esasla birleştirdiği kararlarının da bulunduğunu, dolayısıyla “olağan kanun yollarının tüketilip tüketilmediği hususunda takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğunu” belirttiği ifade edildi.

Gerekçede, Bakanlığın esasa ilişkin değerlendirmesinde ise AİHM kararlarına atıfta bulunularak tutuklama kararının, başvurucuların şikayetleri kapsamında ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalenin demokratik toplumda zorunlu bir sosyal ihtiyaç baskısından kaynaklanıp kaynaklanmadığının ve özgürlüğe yapılan müdahale aracı ile beklenen amaç arasında makul bir denge bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerektiğine yer verildiği kaydedildi.

– Kabul edilebilirlik kararı

Gerekçede, Anayasa Mahkemesinin, başvuru yollarının tüketilmiş olduğunu da dikkate alarak tutuklamanın hukuki olmadığına ve bununla bağlantılı olarak ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddiaların kabul edilebilir olduğuna oy birliğiyle karar verdiği hatırlatıldı.

Bu kapsamda Yüksek Mahkemenin, başvuru konusunun, tutuklamanın ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği iddiası olduğunu belirterek başvurucuların tutuklama kararına itiraz etmek suretiyle başvuru yollarını tüketmiş olduklarını tespit ettiği bildirildi.

Gerekçede, Anayasa Mahkemesinin, Hidayet Karaca başvurusunda tutuklama tedbirinin ifade özgürlüğü üzerindeki etkisini soruşturma ve kovuşturmanın sonuçlanmasını beklemeden incelediği ancak tutuklamanın hukukiliği yönünden sorun görmediği için ifade özgürlüğüne ilişkin iddiayı açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle kabul edilemez bulduğu hatırlatıldı.

AİHM’in de “Nedim Şener/Türkiye” ve “Şık/Türkiye” kararlarında tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlüklerine etkisine ilişkin iddialarını, soruşturma ve kovuşturma aşamalarının tüketilmiş olmasını aramadan değerlendirdiği vurgulanan gerekçede, hükümetin başvuru yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazının da AİHM tarafından reddedildiği belirtildi. Gerekçede, bu konuya Adalet Bakanlığının görüşünde de yer verildiği aktarıldı.

Başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin incelemenin, başvurucular hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasıyla yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliği ve tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlükleri üzerindeki etkisiyle sınırlı olduğu vurgulanan gerekçede, “İnceleme, başvurucular hakkında derece mahkemesinde devam eden davanın esasına ilişkin olmayıp, başvuru konusu haberlerin yayımlanmasının suç oluşturup oluşturmadığını kapsamamaktadır” denildi.

– Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiası

Gerekçede, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin yapılan değerlendirmede, Anayasa’nın 19. maddesi uyarınca bir kişinin tutuklanabilmesinin, öncelikle suç işlediği hususunda “kuvvetli belirti” bulunmasına bağlı olduğu, bunun tutuklama tedbirinin olmazsa olmaz şartlarından sayıldığı kaydedildi.

Ağır bir koruma tedbiri olan tutuklamanın, ancak daha hafif başka bir tedbirin bireyin ve kamunun yararını korumak için yeterli olmayacağının ortaya konulmasıyla makul kabul edilebileceği değerlendirilen gerekçede, şu tespitler yapıldı:

“Bu bağlamda kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması için suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olması tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için yeterli değildir. Tutuklama tedbiri somut olayın koşulları altında ‘gerekli’ de olmalıdır. Bu, Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması ölçütleri arasında sayılan ‘ölçülülük’ ilkesinin unsurlarından biri olan ‘gereklilik’ unsurunun da bir sonucudur. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edilip edilmediğine ilişkin anayasal denetimin, öncelikle Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında tutuklama tedbirine başvurmanın zorunlu koşulları arasında sayılan suçun işlendiğine dair ‘kuvvetli belirti’ bulunup bulunmadığı hususunda yapılması gerekir. Bu denetim, başvurunun konusunun tutuklama tedbiri olduğu ve başvurucular hakkında halen devam eden bir yargılama bulunduğu gözetilerek, tutuklama kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini gösteren somut olguların gösterilip gösterilmediğiyle sınırlı olarak yapılacaktır.”

Başvurucuların tutuklanması kararına esas alınan temel olgunun, durdurulan ve aranan tırları konu alan iki haberin Cumhuriyet gazetesinde yayımlanması olduğu belirtilen gerekçede, şu değerlendirmelere yer verildi:

“Tutuklama kararlarında isnat edilen suçlara ilişkin olarak mevcut delil durumunun tutuklama için yeterli olduğu belirtilmiş ise de anılan haberler dışında somut herhangi bir delilden bahsedilmemiştir. Başvurucular, başvuru konusu haberlerde yer alan fotoğrafları ve bilgileri ‘silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme’ amacıyla yayımlamak ve ‘siyasal veya askeri casusluk maksadıyla’ temin etmek ve açıklamakla suçlanmışlar ve tutuklanmışlardır. Ancak tutuklama kararının gerekçesinde söz konusu haberlerin ‘siyasal veya askeri casusluk maksadıyla’ yayımlandığına ilişkin kuvvetli suç şüphesine başvuruculara isnat edilebilecek hangi somut olgulardan hareketle ulaşıldığı açıklanmamıştır. Tutuklama gerekçesinde ‘silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme’ suçuna ilişkin kuvvetli suç şüphesi yönünden ise başvurucuların, yayımladıkları haberlerin ‘hakkında soruşturma devam eden terör örgütü ile ilgili olduğunu mesleki durumları itibarıyla bilmeleri gerektiği’ kanaati dışında somut bir olgu gösterilmemiştir. Öte yandan onaltı ay önce başka bir gazetede yayımlanan ve fotoğrafla desteklenen bir habere benzer hususları içeren haberlerin daha sonra başvurucular tarafından yayımlanmasının milli güvenlik açısından oluşturduğu sakıncanın devam edip etmediğinin tutuklama tedbirlerin gerekçesinde gösterilmemesi de önemlidir.”

– “Ölçülülük ilkesi kapsamında gerekli olup olmadığı değerlendirilmeli”

Gerekçede, tutuklama tedbirinin Anayasa’nın 13. maddesindeki ölçütlerden biri olan “ölçülülük” ilkesi kapsamında gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi.

Başvuruculardan Can Dündar tarafından 29 Mayıs 2015 tarihinde yayımlanan haberin, milli güvenliğe ilişkin olduğu ve yayımlanmasının silahlı terör örgütüne yardım niteliği taşıdığı değerlendirilerek içeriğine internet üzerinden erişimin engellenmesi talebinde bulunulduğu ve bunun kabul edildiği hatırlatılan gerekçede, daha sonra 12 Haziran 2015 tarihinde diğer başvurucu Erdem Gül’ün hazırladığı haberin gazetede yayımlandığı belirtildi.

Soruşturmanın başlatıldığının duyurulduğu tarih ile başvurucuların ifadeleri alınmak üzere çağrıldıkları tarih arasında geçen yaklaşık altı aylık sürede Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucuların ifadelerinin alınmadığı, başvuruculara yönelik gözaltı ya da tutuklama gibi tedbirlere başvurulmadığı aktarılan gerekçede, bu süre içinde başvurucuların atılı suçları işlediklerine dair, yayımlanan haberler dışında, hangi delillere ulaşıldığının da ifade sırasında sorulan sorulardan ve tutuklama gerekçelerinden anlaşılamadığı bildirildi.

Gerekçede, “Bu bağlamda kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bir olaya ilişkin benzer haberlerin aylar önce yayımlanmış olduğu gözetilmeksizin, başvuru konusu haberler üzerine soruşturma başlatılmasından yaklaşık altı ay geçtikten sonra başvurucular hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının neden ‘gerekli’ olduğu, somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, tutuklama için aranan ‘kuvvetli belirti’ ve ‘gereklilik’ koşullarının gerekçelendirilmemiş olması nedenleriyle Anayasa’nın 19. maddesinin güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar vermiştir” denildi.

– İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiası

Gerekçede, ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin yapılan değerlendirmede de “Başvuruculara Cumhuriyet Başsavcılığında yöneltilen sorular ve haklarında verilen tutuklama kararının gerekçelerine bakıldığında başvurucuların gazetede haber yayımlama dışında haklarındaki suçlamalara temel teşkil edecek başkaca bir olgudan bahsedilmemektedir” denildi.

Bu bağlamda, başvurucular hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin, haberlerin içeriğinden bağımsız olarak ayrıca ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale oluşturduğunun anlaşıldığı kaydedilen gerekçede, AİHM’in de “Nedim Şener/Türkiye” ve “Şık/Türkiye” kararlarında tutuklama tedbirinin ifade özgürlüğüne müdahale oluşturduğunu kabul ettiği hatırlatıldı.

Temel hak ve özgürlüklere yönelik her müdahalenin, tek başına ilgili hak ve özgürlüğün ihlali sonucunu doğurmayacağına işaret edilen gerekçede, bir müdahalenin ifade ve basın özgürlüklerini ihlal edip etmediğinin belirlenebilmesi için müdahalenin kanunilik, meşru amaç, demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük kriterlerine uygun olup olmadığının da incelenmesi gerektiği vurgulandı. Gerekçede, müdahalenin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerinde kanuni dayanaklarının bulunduğu konusunda tereddüt bulunmadığı ifade edildi.

Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrası ile 28. maddesinin beşinci fıkrasına göre ifade ve basın özgürlüklerinin “milli güvenlik”, “suçların önlenmesi”, “suçluların cezalandırılması”, “devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması” ve “devlete ait gizli bilgilerin açıklanmasının önlenmesi” amaçlarıyla sınırlanabileceği aktarıldı.

Tutuklama kararının gerekçesinde belirtilen nedenler ve isnat edilen suçların niteliği dikkate alındığında, başvurucuların tutuklanmalarıyla ulaşılmak istenen amacın Anayasa’da yer alan sınırlama sebepleriyle uyumlu olduğunun anlaşıldığı belirtilen gerekçede, müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağın ve meşru amacın bulunmasının yeterli olmadığı tespiti yapıldı.

Başvuruculara uygulanan tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlüklerinin ihlalini oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi için somut olayın demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük koşulları yönünden de incelenmesi gerektiği kaydedilen gerekçede, Anayasa Mahkemesinin bu incelemeyi tutuklama süreci ve tutuklama kararının gerekçesi üzerinden yapacağı aktarıldı.

Gerekçede, şunlar kaydedildi:

“Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı kapsamında yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara temel olarak gösterilen tek olgunun başvuruya konu haberlerin yayımlanması olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.

Ayrıca benzer bir haberin başka bir gazetede 16 ay önce yayımlandığı gözetilmeden ve başvuruya konu haberle ilgili soruşturma başlatılmasından yaklaşık altı ay geçtikten sonra başvurucular hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi ‘zorlayıcı toplumsal ihtiyaç’tan kaynaklandığı ve milli güvenliğin korunması bakımından demokratik toplum düzeninde gerekli olduğu, somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.

Öte yandan AİHM’in Nedim Şener/Türkiye ve Şık/Türkiye kararlarında belirtilen ilkeler de dikkate alındığında, yayımlanan haberler dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan ve gerekliliğine ilişkin gerekçeler gösterilmeden tutuklama tedbiri uygulanmasının başvurucular ve genel olarak basın üzerinde caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile bağlantılı olarak ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar vermiştir.”

Çoğunluk görüşüne katılmayan Anayasa Mahkemesi üyeleri Hicabi Dursun, Kadir Özkaya ve Rıdvan Güleç, ayrı ayrı karşı oy yazısı yazdı.

Hicabi Dursun, karşı oy gerekçesinde, kamuoyunda “MİT tırları” olarak adlandırılan olaylarla ilgili açılan soruşturmalar ve devam eden yargılamaların, daha önce haber yapılmış bir hususun yeniden haber yapılması gibi basit bir durum olmadığını ortaya koyduğunu belirtti.

Somut olaydaki soruşturmanın bu aşamasında mahkemelerin tutuklama ve itiraz üzerine verdikleri kararların gerekçesi incelendiğinde kuvvetli suç şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin bulunmadığının söylenemeyeceğini ifade eden Hicabi Dursun, sorumlu gazetecilik anlayışı çerçevesinde kamu yararına veya kamusal tartışmalara katkı sağlayabileceği değerlendirilen haber ve fikirlerin halka ulaştırılmasının, gazetecinin görevi olduğuna ancak gazetecinin bu görevini yerine getirirken gazetecilik ahlakı temelinde hareket etmesi gerektiğine işaret etti.

Dursun, “Milli güvenlik gibi çok hassas konuda gazetecilerin yapacağı haberlere yönelik devletin sınırlama getirmesi ve bu bağlamda bazı haberlerin yapılmasının kamu otoritelerince engellenmesi mümkündür. Başvurucuların tutuklandıkları eylemlerin, 16 ay önce haber konusu yapılmış ve kamuoyunda tartışılmak suretiyle ‘gizli’ olma niteliğini kaybetmiş bir hususta yeniden haber yapılması şeklinde kabul edilerek başvurunun değerlendirilmesi, indirgemeci bir yaklaşımı ortaya çıkarmaktadır” ifadelerini kullandı.

Tutuklama konusu olayların ve buna ilişkin delillerin, yargılama makamlarının olayları değerlendirme biçimleriyle ele alınması gerektiğini de vurgulayan Dursun, şöyle devam etti:

“Olayların başlangıç noktası olan ve kamuoyunda ‘MİT tırları’ soruşturması olarak bilinen yargılama süreci, ülkenin Suriye sınırında yaşanan ve halen güncelliğini koruyan dış politika dengesi ve bununla doğrudan ilgili olan haber konusu olayların soruşturma dosyaları ile ilgili kısıtlama kararı verilmiş olması, kısıtlama kararından başvurucuların haberdar olduklarının kendi beyanları ile sabit olması, haberin veriliş zamanı ve içeriğindeki ifadeler gibi hususlar, tutuklamaya konu haberin niteliğinin belirlenmesinde etkili olacaktır. Bu tespitler ve ‘milli güvenlik’ sınırlama ölçütü karşısında, başvurucuların iddiaları değerlendirilirken, 16 ay sonra ikinci kez yayınlanan ve tutuklamaya konu olan haberin, basın özgürlüğü kapsamında korunması gereken bir ifade biçimi olduğu sonucuna varılmasını sağlayan incelemenin, yeterli irdelemeleri bünyesinde barındıran bir inceleme olduğu söylenemez. Açıklanan nedenlerle başvurucuların kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar verilmesi gerektiği kanaatine vardığımdan aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.”

– Üye Rıdvan Güleç’in karşı oy gerekçesi

Çoğunluk görüşüne katılmayan üye Rıdvan Güleç de karşı oy yazısında, başvurucuların basın ve düşünceyi yayma haklarının da ihlal edildiğini ileri sürmelerinin, prematüre (şartları oluşmamış) bir yaklaşım olduğunu belirtti.

Başvurucular hakkındaki tutuklama kararlarının gerekçesinde, gazete ve internet sitesinde yer alan haber ve görüntülerin gazetecilik faaliyeti kapsamında, kamunun haber alma özgürlüğünden çok, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün amaçları doğrultusunda yürütülen bir faaliyet olduğunun iddia edildiğini aktaran Güleç, şöyle devam etti:

“Bu iddia karşısında somut başvuruyu ilk tutuklamaya itiraz dışında, basın ve ifade özgürlüğü kapsamında ele almanın, yürütülmekte olan kovuşturmayı etkileme, delillerin değerlendirilmesinde mahkemenin takdir yetkisini daraltma sonucuna yol açabileceği düşünülmektedir. Başvuruculara isnat edilen eylemlerin suç oluşturup oluşturmadığı, basın ve ifade hürriyeti kapsamında yürütülen gazetecilik faaliyeti sayılıp sayılamayacağı, yapılacak yargılama sonucunda toplanan delillere göre davaya bakan mahkemece belirlenebilir. Mahkemelerin takdir yetkisi kapsamında olan hususlarda Anayasa Mahkemesinin maddi vakıaya yönelik değerlendirmelerde bulunması mümkün değildir.”

Bireysel başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerektiğini de hatırlatan Güleç, “Basın ve ifade özgürlüğü açısından henüz yargısal aşamaları tamamlanmamış bir uyuşmazlık, sadece tutukluluk incelemesi kapsamında ele alınabilecek iken genişletilmiş bir yorum ile incelenip ihlal sonucuna ulaşılması hukuk devleti ilkesine aykırıdır” değerlendirmesini yaptı.

Ceza soruşturmasında ilk tutuklamaya ilişkin kuralların Anayasa ve ilgili kanunlarda ayrıntılı düzenlendiğini hatırlatan Güleç, kişinin özgürlük ve güvenlik hakkının kısıtlanmasının ancak Anayasa kapsamında belirlenen durumlardan herhangi birinin varlığı halinde söz konusu olabileceğine işaret etti.

Bir kişinin tutuklanabilmesinin, öncelikli olarak suç işlediği hususunda kuvvetli belirti bulunmasına bağlı olduğunu hatırlatan Güleç, halen kovuşturması devam eden ve kamuoyunda MİT tırları davası olarak bilinen davada, FETÖ/PYD silahlı terör örgütü mensubu olduğu iddia edilen bazı kolluk görevlileri ve yargı mensuplarının, “silahlı terör örgütüne üye olma”,”devletin güvenliğine ve siyasal faaliyetlerine ilişkin bilgileri temin edip ifşa etme” ve “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” suçlarından tutuklandıklarını hatırlattı. Güleç, isnat edilen bu suçların, ceza hukukunda ve Anayasa koyucunun belirlediği ceza siyasetinde en ağır cezayı gerektiren suçlar kategorisinde yer aldığına işaret etti.

Hak ve özgürlükler açısından dünyanın en ileri sayılan demokrasilerinde bile milli güvenliğe ilişkin kaygılar söz konusu olduğunda bireylerin ve grupların temel hak ve özgürlüklerine yönelik belirli kısıtlamalar ve ölçülerin getirildiğinin görüleceğini kaydeden Güleç, şöyle devam etti:

“Somut olay çerçevesinde, Türk devletinin Milli İstihbarat Teşkilatına ait olduğu öne sürülen tırların, niteliği hakkında kuşku duyulan bir ihbar ile durdurularak, taşıdıkları malzemelerin deşifre edilmesi ve daha sonra Türk ve dünya kamuoyuna Türk devletinin milli güvenliğini tehlikeye düşürecek şekilde konunun yansıtıldığı, adli mercilerin savlarından anlaşılmaktadır. Devletlerin varlığını sürdürmesinin teminatı olan milli güvenliği ile ulusal çıkarları gereği kendi coğrafi sınırları içinde veya dışında benzer faaliyetler yürüttükleri bilinmektedir. Bu faaliyetlere ilişkin bilgi ve belgelerin görsel ve sosyal medyada yayımlanması devlet otoriteleri tarafından kabul edilemez bir durum olarak görülmektedir. Tüm dünyada ‘Wikileaks Belgeleri’ olarak bilinen istihbarat verilerini yayınlamakla suçlanan Julian Assange halen Ekvador’un Londra Büyükelçiliğinde siyasi sığınmacı olarak kalmaktadır. İngiltere ve ABD tarafından milli güvenliğe ilişkin suçlamalardan dolayı yargılanmak üzere iadesi talep edilmiş olmasına rağmen, Ekvador hükümetince konu uluslararası örgütlere taşınmış ve reddedilmiştir. Yine aynı şekilde ABD vatandaşı Edward Snowden, Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansına ait gizli bilgileri bir İngiliz gazetesine sızdırmak suçlamasıyla yüz yüze kalmış ve ülkesi dışında yaşamını sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Bu ve tüm dünyada örnekleri çoğaltılabilecek fenomenleri dile getirmekteki amaç, milli güvenlik, devlet sırrı, ulusal çıkar ve casusluk olguları karşısında istisnasız tüm devletlerin belli refleksleri geliştirdikleri gerçeğini vurgulamaktır.”

Rıdvan Güleç, Suriye’de devam eden iç savaş ve çatışmaların, Türkiye’nin milli güvenliğini ciddi anlamda tehdit eder duruma geldiğini vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Bu olumsuz etkiler karşısında Türkiye Cumhuriyeti devletinin, milli güvenliği sağlamak, ulusal çıkarlarımızı korumak ve bölgede yaşayan soydaşlarımız ile mazlum halklara yardım etmek amacıyla gerekli tedbirleri alması ve faaliyetleri yürütmesi Anayasa’nın başlangıç hükümleri ile 3, 5 ve 6. maddelerinde sayılan devletin bütünlüğü, devletin temel amaç ve görevleri ile egemenliğin tanımlandığı kurallar doğrultusunda bir ödev ve siyasi yükümlülüktür. Devletin sayılan ödev ve yükümlülüğü çerçevesinde ve yine devletin bu tür görevlerini yerine getirme edimi ile kanunen bağlı olan Milli İstihbarat Teşkilatına ait tırlara ve taşıdıkları malzemelere ilişkin haber ve bilgilerin, anayasamızın birçok maddesinde ifadesini bulan milli güvenlik olgusu bağlamında ele alınmasının gerektiği açıktır. Bu açıdan bakıldığında, başvurucuların basın ve ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmak, çoğunluk kararında dile getirilen gerekçelerle mümkün görülmemektedir.”

Rıdvan Güleç, tutukluluk konusundaki kanun hükümlerinin yorumu ve somut olaylara uygulanmasının da derece mahkemelerinin takdir yetkisi kapsamında kaldığını belirtti. Güleç, “Ancak kanun veya Anayasa’ya bariz şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açıkça keyfilik bulunması halinde hak ve özgürlük ihlaline sebebiyet veren bu tür kararların bireysel başvuruda incelenmesi gerekir. Aksinin kabulü bireysel başvurunun getiriliş amacıyla bağdaşmaz. Başvuruculara isnat edilen eylemlerin suç oluşturup oluşturmadığı, yapılacak yargılama sonucunda toplanan delillere göre davayı görecek olan mahkemece belirlenebilir. Keza bu belirlemenin hukuka uygun olup olmadığı kanun yollarında incelenebilir. Bu gerekçeler doğrultusunda ve Anayasa Mahkemesi ile AİHM’in benzer kararları ışığında, sonucu itibariyle hak ihlaline karar verilmesinin uygun olmadığını düşünüyorum” değerlendirmesini yaptı.

– Kadir Özkaya’nın karşı oy gerekçesi

Kadir Özkaya ise karşı oy gerekçesinde, çoğunluk görüşüne dayalı kararda, tutuklamanın hukukiliği, Anayasa’nın 19. maddesinin anlam ve kapsamı, ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin genel ilkeler ile bu hakların sınırlandırma koşullarına ilişkin açıklamalara aynen katıldığını ancak bu ilkelerin somut olaya uygulanması konusunda yapılan değerlendirmelere katılmadığını belirtti.

Özkaya, Anayasa’da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece derece mahkemelerinin konuya ilişkin takdirleri ile kararlarındaki kanun hükümlerinin yorumlanamayacağını ya da maddi veya hukuki hatalara dair hususların bireysel başvuru incelemesinde ele alınamayacağını vurguladı.

Somut olayda başvurucuların, tutukluluklarının makul süreyi aşması durumuna değil, haklarında verilen ilk tutuklama kararına karşı başvurduklarının altını çizen Özkaya, “Bu bağlamda tutukluluk konusundaki kanun hükümlerinin yorumu ve somut olaylara uygulanması derece mahkemelerinin takdir yetkisi kapsamındadır” ifadesini kullandı.

Anayasa Mahkemesince, bireysel başvuru sisteminin uygulanmaya başlandığı günden bu yana ilk tutuklama kararına karşı yapılan tüm başvurularda, kişinin bir suç işlemiş olabileceğine ilişkin ciddi belirtilerin varlığının yeterli olabileceğinin kabul edildiğini aktaran Özkaya, ilk tutukluluğa ilişkin iddialar bakımından, tutukluluğun makul süreyi aştığı iddialarından farklı olarak, ciddi belirtilerin varlığı ve hukukilik denetimiyle sınırlı bir inceleme yapıldığını, bariz takdir hatalarının veya açıkça keyfiliğin saptanamadığı durumlarda ilk tutuklama kararının gerekçelerinin belirlenmesinde mahkemenin takdir yetkisine bir müdahalede bulunulmadığını kaydetti.

Bu konuda bu güne kadar herhangi bir ihlal kararı verilmediğini vurgulayan Özkaya, söz konusu başvuru irdelenirken, bunun ilk tutuklama kararı olduğunun dikkatten çıkarılmaması gerektiğini bildirdi.

“Milli güvenlik” konusunun, gerek Türk hukukunda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve gerekse Amerikan hukukunda ifade özgürlüğünün özel bir görünümü olan basın özgürlüğünün sınırlandırma nedenlerinden birisi olduğunu kaydeden Özkaya, basın özgürlüğünün ulusal güvenlik nedeniyle sınırlandırılmasının devletin ve toplumun korunması kategorisi içerisinde bulunduğunu anlattı.

AİHM’in de milli güvenlik kavramını değerlendirirken ülkelerin kendi konumlarını gözardı etmediğini, her ülkenin kendi koşullarına göre değişkenlik gösterebileceğini kabul ettiğini aktaran Özkaya, bu konuda ulusal makamlara geniş bir takdir alanı bıraktığını ancak bu değerlendirmeyi yaparken asgari bir sınır belirlediğini ve milli güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğüne yapılacak müdahalenin haklılığının ispatını, milli güvenliğe ilişkin gizliliklerin ve endişelerin alenileştirilmemesi yönünde kabul edilebilir tedbirler olabileceğini söyleyerek devlete yüklediğini belirtti.

Kadir Özkaya, karşı oy gerekçesinde şu değerlendirmelere yer verdi:

“Somut olaya konu haberlerle, ülke içi toplumsal tartışmalara katkı sağlamaktan öte, haberin konusunun eskimesinin önlenerek özellikle uluslararası alanda sürekli gündemde tutulmasının ve bu suretle devletin dış politika alanındaki tercihlerinin zora sokulmak suretiyle milli güvenlik aleyhine yönlendirilmesinin, bir anlamda da devletin suçlu olarak gösterilmesinin amaçlanmış olabileceği, böylece de ‘FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün örgütsel amaçları doğrultusunda örgüte üye olmadan bilerek ve isteyerek yardım etmek’ fiilinin gerçekleşmiş olabileceği olasılığının (başvurucular hakkında açılacak/açılan davanın sonucundan bağımsız olarak) sulh ceza hakiminin ilk tutukluluğa ilişkin kanaatinin oluşmasında dikkate alınmış olabileceği gözetilmeden, başvuru konusu tutuklama tedbirinin gerekçesinin yetersizliği, bu tedbirin uygulanmasının neden gerekli olduğunun somut olayın özelliklerinden ve tutuklama gerekçelerinden anlaşılamadığı, tutuklama tedbiri aracılığıyla başvurucuların ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi ‘zorlayıcı toplumsal ihtiyaç’tan kaynaklandığının ve milli güvenliğin korunması bakımından demokratik toplum düzeninde gerekli olduğunun somut olayın özelliklerinden ve tutuklama gerekçelerinden anlaşılamadığı yargısına varılması da eksik değerlendirmeyle varılan bir sonuç olarak ortaya çıkmış olmaktadır.”

Basın ve ifade özgürlüğü ile haber alma ve haber verme özgürlüğünün devleti rahatsız eden konularda da geçerli olduğunda kuşku bulunmadığını belirten Özkaya, bununla birlikte, dosyada mevcut bilgi ve belgelerden, gerek tutuklama kararı verilirken gerekse buna yapılan itiraz reddedilirken olayın, salt bir haberin yayınlanması olarak değerlendirilmediğini ifade etti.

Başvurucularca yapılan itirazın ilk tutuklama kararına ilişkin olduğu hususu ile somut olay ve olgular gözetildiğinde, gerek tutuklama kararını veren mahkemenin kararında gerekse bu karara yapılan itirazı reddeden mahkemenin kararında, kuvvetli suç şüphesinin varlığına ilişkin olarak yeterli gerekçenin bulunduğunu savunan Özkaya, bu nedenle başvurucuların haklarının ihlal edilmediğini kaydetti.

Haberler