NationalTurk

Dünya Kupası denen ayin

NationalTurk yorumcusu Müslüm Gülhan'ın bu haftaki "Dünya Kupası denen ayin" başlıklı yazısı;

Her maç bir ayin gibi kutsallaştırılıyorsa, o zaman futbol modern bir dindir. İlkel toplumların dinleri gibi çok tanrılı bir dindir. Tanrılarımız futbolculardır. Her yıl değişen tanrılarımız var; tapıyoruz, atıyoruz sonra yenilerini alıyoruz.

Futbolun bir oyun olarak verdiği etkisinin ne kadarı illüzyon ne kadarı gerçek? Bu yoruma açık bir değerlendirme.

Futbolu spor olarak görmemek gerek. Futbol her şeyimizi içine aktardığımız ama hiçbir beklentiye sahip olmadığımız bir hayal dünyasıdır. Duygularımızı, zihinsel becerilerimizi deneyebileceğimiz, heba ettiğimiz bir hayal dünyası.

Her maç bir ayin gibi kutsallaştırılıyorsa, o zaman futbol modern bir dindir. İlkel toplumların dinleri gibi çok tanrılı bir dindir. Tanrılarımız futbolculardır. Her yıl değişen tanrılarımız var; tapıyoruz, atıyoruz, yenilerini alıyoruz. Ve bir dinin kurallarını uyguluyoruz, tartışmıyoruz, sorgulamıyoruz. Dinler de öyledir ya… Tartışılmaz, sorgulanmaz, hiç kimseye hesap verilmez. Futbol böyle bir rol oynuyor; kuralına göre oynanan bir inanç sistemi.

İşte Dünya Kupası da futbol adına yapılabilecek en büyük ayin törenidir. Futbol başlangıçta ‘küresel bir cismin ayak ile tekmelenmesi’ kuralına dayanan, Çin’de 2. ve 3. yüzyıllarda ‘Cuju’ adı verilen askerî eğitim amaçlı oynanan bir oyundur. Mısır’da M.Ö. 2500’lü yıllara tarihlenen mezarlardaki duvar resimlerinde ayak ile top oynayan insan figürlerine rastlanmıştır. 7,5 santim çapında deri veya ketenden yapılmış toplar günümüze kadar ulaşmıştır.

Yıllardır yasak ve cezalara rağmen kuralları ve standartları olmadan, amaçsızca topun peşinde koşan kitlelerin aktivitesi olan futbol, diğer bir ismiyle ‘Mob Football’ (Ayaktakımı Futbolu), 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Eton, Westminster, Harrow, Shrewsbury, Winchester ve Charterhouse gibi önde gelen İngiliz okullarının takımlar kurup, kurallarını belirledikleri bir oyun haline geldi.

‘Cambrigde Kuralları’ denilen ilk kurallar, modern futbolun başlangıcı anlamındaki ilk kurallarıdır. Artık oyuncular topa sadece ayaklarıyla vurabilecekler, sadece kaleciler topu elle tutabilecek ve aynı takımdan olan oyuncular aynı renkten formalar giyeceklerdi.

İngiltere’nin Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan hammadde ihtiyacı onu yeni sömürgelere muhtaç kıldı. Bu amaç çerçevesinde dünyaya yayılma politikasını kültür emperyalizmi ile tetikleyen İngiltere, elindeki tüm olanakları kullanarak gittiği her ülkede yerli halk ile bu sayede diyalog kurmayı başardı. İşte bu yüzden futbol, İngiltere’nin sınırlarını aştı.

Ancak sömürge haline getirilen ülkelerde, bu kurallı oyun İngiltere’ye karşı bir başkaldırı ve eşit koşullarda mücadele alanı da yarattı.

İlk büyük ayin; 1930 Dünya Kupası’nda Uruguay ile başlayan başkaldırıdır “Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun deyimiyle “Aynen tango gibi futbol da gecekondularda çiçeklendi.” İngiltere’nin aksine geniş alanlarda değil Buenos Aires ve Montevideo’nun yoksul mahallelerinin dar sokaklarında gelişen futbol, yeni bir stil yarattı. Artık sahalarda rakiplerini dans eder gibi ekarte eden sanatçılara rastlanır olmuştu. Bu yeni stil, zamanla taktiksel yenilikleri de doğuracaktı. Uruguay da Arjantin de İngiliz durağanlığıyla yetinemez olmuştu. Uruguay’da düzenlenen 1930 Dünya Kupası bu yenilikleri sergilemek için en uygun yerdi.”

Ayrıca dezavantajlı gruplar, siyahlar ve işçilerin futbolu arka sokaklarda, fabrika bahçelerinde oynamasıyla beraber futbola yeni bir stil geldi. Tıpkı Rio De Janeiro’nun sokaklarında dans eden ayakların futbolda oynaması gibi… Futbol, artık kendi kültür kodları olan karnaval ve capoeria gibi Brezilya ile bağdaştırılan şeylerle, gerçek Brezilya stili yaratılmaya başlanmıştı. Melez bir futbol ile yeni imaj ortaya çıkmıştı.

Pele ile beraber Brezilya’nın 1958, 1962 ve 1970 yıllarında Dünya Kupalarındaki şampiyonluklarıyla özellikle Avrupa takımlarının ağır ve güce dayalı futbolunun, Brezilya’nın hafif ve estetik oyununa karşı çaresiz kalmasıyla, Brezilya futbol tarihindeki yerini almaya başlıyordu.

1978 Arjantin’de Cunta ile yapılan Dünya Kupası’nda, ayinin tamamı başarı ve zafer üzerinedir. Bu kurallı oyunda farklı kimlik altında bir oluşuma ahlaki denetim mekanizması sayesinde izin verilmez. Ama futbol dışı bazı siyasi etkenler, oyunu bozarak, zafer kazanmayı amacı dışında kazanmak ya da ne olursa olsun kazanmak yolunu seçmeye çalışırlar. İşte burada da yine, futbolun içinde kalan oyuncu ve antrenörlerin çabaları bu kırılmayı yok etmek üzere ki başaramazlarsa, zararı en aza indirmeye çalışırlar. Bu da bu oyunun ahlaki denetimidir. Bunun kökeni İtalyan diktatör Mussolini tarafından atılmıştır. Tüm diktatörler Mussolini dönemindeki uygulamaları referans olarak kabul ederler.

Çünkü kitleleri izole edip, bir eksen etrafında toplayarak konsolide etmek için, futbolun nasıl kullanılması gerektiğine dair tüm detaylar o dönemden örnek alınmıştır. 1934 yılındaki Dünya Kupasından önce ve Birinci Dünya Savaşı sonrası, İtalya’da iki rüzgâr esiyordu: biri faşizm, diğeri futboldu.

Mussolini’nin öncülüğündeki faşist hareket, terör ve şiddetin ülkeyi yönetmeye yeterli olmayacağını biliyordu. Kitleleri saran başka bir araç daha onun yardımına koşulmalıydı ki bu da futboldu. Ve 1934 Dünya Kupası bulunmaz fırsattı.

İşte bu ortamlarda futbolu korumaya çalışıp, onun hikâyesini bozdurtmayanlar ortaya çıkarak hem düşünce bazında hem de yetenek kullanımı olarak, bu sürecin her ne olursa olsun futbolun içinde kalmasını sağlamaktaydılar.

1978’de Oyunu Gören Cruyff’tu

Dünya Kupası’nın en büyük favorisi olan bir takımın en iyi oyuncusu ve kaptanı olan biri, çıkıp, koşulların futbol için uygun olmadığını açıkladı. Yaşamında en büyük isteği Dünya Kupasına ulaşmak olan Cruyff bundan vaz geçebilecek bir erdeme sahip bir davranışta bulundu. Bunun altında yatan yegâne tavır futbolun araç haline getirilerek kullanılmasını önlemektir. Cuntanın ve Videla denen diktatörün yönetim mekanizması, 30.000 kişiyi yok etmesine, ülke içinde faşist baskı ve hanedanlık kurmasına karşın, her diktatör gibi IQ sorunu yaşamasının sonucu kaçınılmaz olarak ülkeyi çıkmaza sürüklemişti. Her faşist yönetim gibi, krizi yönetmedeki çaresizlik, yine yeni krizlerle sonuç alma kısır döngüsü içine sıkışıp kaldığından, bu Arjantin’deki rütbeli canlı türü de çareyi Falkland Adaları’na saldırarak yeni bir kaos ile beslenmeye çalışmıştır.

1986 Azteka’da “Tanrı’nın Eli”

1986’da Arjantin çeyrek final maçında İngiltere ile karşılaşınca ister istemez süreç futbol dışındaki Falkland Savaşının sonuçlarına odaklanmaktaydı. Bu Arjantin üzerinde daha fazla olmak kaydıyla iki takım üzerinde de baskı oluşturdu.

İngilizler dışında kimsenin kızıp eleştirmediği hatta eleştirmek istemediği o ‘Tanrı’nın Eli’ golü ve 10 saniye içinde 5 İngiliz futbolcuyu 6 kez çalımladıktan sonra FİFA tarafından ‘yüzyılın golü’ seçilen ikinci golü ile Maradona savaşa bulaşmadan ve o dönemin liderlerinin aksine, insani tavırlarla zafer kazanarak, ülkesini ve İngilizleri de bu kısır döngü içinden bu muhteşem oyun sayesinde kurtarmıştı.

Sanırım Azteka büyük ayinlerin yapıldığı panteonlar arasında en değerli konuma erişmiştir.

1970 Brezilya ve Pele, 1986 Arjantin ve Maradona

İki farklı tarihte ve tarihin görebileceği en yetenekli ilahi kişilerin yeteneklerini seyretme ve zaferlerine şahit olmak, her stadyumun veya her ülkenin harcı değildir. Bu büyük bir ayrıcalıktır. Azteka Stadı, 1970’te, 107 bin 412 seyircinin izlediği ve Brezilya’nın İtalya’yı 4-1 yendiği maça ve 1986’da, 114 bin 600 seyircinin izlediği ve Arjantin’in Almanya’yı 3-2 yendiği final maçlarına ev sahipliği yapmıştı. Bu ayinler arasındaki en büyük ayrıcalıktı.

Azteka Stadyumu, dünya futbolu adına özel güce sahip iki tanrıya ev sahipliği yapma özelliğine sahip tek panteondur.

Müslüm Gülhan – NationalTurk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu