Futbol

Pragmatizm; Mourinho, Osimhen, Duran ve Orkun’u zorunlu kılıyor

NationalTurk yorumcusu Müslüm Gülhan'ın bu haftaki "Pragmatizm; Mourinho, Osimhen, Duran ve Orkun’u zorunlu kılıyor" başlıklı yazısı;

WTS ile Ayın Fırsatları

Pragmatizm, tüm eylem ve bilgilerin sağladığı fayda açısından değerlendirilmesi gerektiğini öne süren felsefi akımdır. Uygulamacılık ve faydacılık adıyla da bilinir.

Pragmatizm; gerçeğe ve eyleme yönelik pratik sonuç ilişkilerine dönük düşünme temelleri üzerine kurulu bir felsefi akımdır. Ayrıca doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak, yalnızca eylemlerin sonuçları ile değerlendiren ve onlara yalnızca sağladığı ‘fayda’ açısından bakan akımdır.

Pragmatizme göre gerçeklik ve doğruluk insanın bakış açısından, kanaatlerinden, dolayısıyla da eylemlerinden bağımsız değildir. Bundan dolayı, gerçeklik, doğruluk ve insan eylemlerinin sonuçları, sağladığı başarı ve yararlarla değerlendirilir. Bunlara göre, eylemin sonucunda yarar varsa, eylem ahlakidir. Bir eylem herkese birden yarar sağlayamayacağı için, yani herkesin çıkarına uymayacağı için, pragmatizmde evrensel ahlak yasası yoktur.

Ben, ülkedeki tüm futbola yönelik yönetim ve saha uygulamalarındaki farklılıkları, faydacılık ve evrensel ahlak yasasını baypas etmesi üzerinden değerlendiriyorum. Pragmatizmde önemli olan öz değil biçim olmasından dolayı ve olayların teorik akışı önemsiz olmasıyla mutlak olan daima pratik başarının kabul edilmesi bizim futbol içerik anlayışına çok uygun gelmektedir. Yani hedef skordur ve rakamlardır.

Futbolun ülkedeki uygulama şeklinden, kurumsal bir yapının ve merkeziyete dayalı bir organizma kurgusunun, belirli disiplinlerle yönetilerek istenilen sonuca hizmet edecek içeriğe sahip olmaması, bu yapı içindeki tanımlarla uyumunu net ortaya koymaktadır.

O zaman ortaya, kısa dönemler içinde elde edilmesi gereken sonuçlar üzerinden hamleler silsilesi zorunluluğu çıkmaktadır.

İşte bunu sağlayacak enstrümanlarda—yetenekler üzerinden sonuç elde edilecek antrenör ve futbolcular olmaktadır. Sisteme ve kurumsallığa gerek yoktur.

Özellikle sahaya yansıması gereken kurumsal bir yapı olmadığı için, antrenörlerin ve futbolcuların günlük kurgu içinde, rakibin ve takımın elindekilerinin kuvvetli ve zayıf yönleri değerlendirilerek çıkılır. Bu kalıcı bir değerlendirme değildir. Aksine, oynanan tüm sürenin içerisinde skora ve dakikaya dayalı bireysel değişkenlikleri ortaya koyacak müdahaleler ile bir yönetimin varlığından söz edilir.

Futbolun endüstrileşmesi sonucunda oluşan ‘rant’ kurgusu, böyle müdahaleler ticarete dayalı bir oyun fenomenine ihtiyaç duyar.

Çünkü ticaret; artık kabul edilen ve uygulanması kaçınılmaz olarak toplumsal bir mutabakat sağlamış bir olmazsa olmaz halini almıştır.

Bu sorunlu yapıya mesafeli duran, fakat değişimlere ayak uyduran ülkeler ve takımları mali ve sportif açıdan başardıkları ortada dururken, biz ise bu süreci siyasi olarak da sorunlu tarafını seçip, ekonomik bir sömürü mekanizması içinde günü kurtarmaya çalışan tepkiler sonucunda Mourinho, Osimhen, İcardi, Talisca, Duran, Silva ve Orkun’a muhtaç durumda kalmaktayız ki buna mecburuz.

Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya futbolun merkez ülkeleridir. Her birinin kendine ait merkezi bir yönetim mekanizması ve kurallar silsilesi vardır. En önemlisi, futbol adına tarihsel sürece dayanan bir ‘ekol’ kurgusuna sahipler.

Ülke içi liglerindeki takımlar arasında finansal açıdan farklılıklar olsa bile, rekabet kurgusundaki aksaklıkları minimalize edecek kararlar almak zorunda kalıyorlar.

Ya bizdeki rekabet… Galatasaray’ın takım değeri 285,58 M€, Fenerbahçe 299,13 M€, BJK 161,60 M€ ve Trabzonspor 85,45 M€. Dört büyük takımın toplam değerleri 831,76 milyon avro.

Diğer 14 takımın toplam takım değeri ise 412,11 milyon avro’dur. Yani 14 takım 4 takımın yarısına eşittir. Ve biz buradan bir rekabet çıkmasını bekliyoruz.

Bakın en düşük bütçeli Gaziantep, Karagümrük, Kayseri, Kocaeli, Gençlerbirliği, Kasımpaşa ve Alanyaspor’un takım değerleri toplamı 148,67 milyon avro’dur. Ve Osimhen için Galatasaray 150 M€ harcadığını düşünürsek bu 7 takımın bütçesine neredeyse denk gelmektedir.

Diğer 7 takımın Eyüp, Rize, Göztepe, Samsun, Başakşehir, Konya ve Antalya’nın değerlerinin toplamı 263,44 milyon avro’dur. Yani ne Galatasaray’ı ne de Fenerbahçe’nin takım değerini yakalayamıyorlar.

Dört büyük takımın borç tutarı ise 46 milyar TL’dir. Peki bu kadar borçlanmaya kim izin veriyor? Tabii ki siyaset… Hem sermaye artırıma sürekli izin vererek, hem de kamu bankalarından kaynak aktararak bu borçlanmayı finanse ediyor. Süper Ligin yıllık gelirinin 600–700 milyon avro olduğunu ve giderinin 1 milyar 200 milyon avro olduğunu düşünürsek başka çıkış yolları kalmıyor.

İliklerine kadar sömürülen asgari ücretli taraftar ise hâlâ uçak bekliyor.

Yine iliklerine kadar sömürülen BJK’de son 25 yıldır aynı mantıktaki başkanların göreve gelmesi bir tesadüf değildir. Ve bu kadar büyük zararın yaşanması da tesadüf değildir.

Başarısızlık bu ülkede pazarlanan bir unsurdur. Çünkü her başarısızlık yeni bir ticareti zorunlu kılıyor. Ve bundan yararlanan ise tabii ki mutlu bir azınlık oluyor.

Müslüm Gülhan – NationalTurk

Yunanistan Golden

NationalTurk

NationalTurk gazetesi, yazarları ve yorumcuları en doğru ve tarafsız olarak gündeme dair en önemli haberleri size ulaştırır. NationalTurk | Objektif | Bağımsız | Farklı

Bir yanıt yazın

Maldivler Turu
Başa dön tuşu