Futbol

Lusail’deki Arjantinli 10 numara

NationalTurk yorumcusu Müslüm Gülhan'ın bu haftaki "Lusail’deki Arjantinli 10 numara" başlıklı yazısı;

Messi, final maçında Lusail Stadyumu’nda Arjantin’e özgü bir anlayışla oynamak zorundaydı. İspanya formatı dışında kendi özüne dönerek, fakat orada kazandıklarıyla bütünleşip kendine ait değerler bütünlüğünü sağlayan oyunu oynadı.

Maradona’nın Napoli’de “Tanrı” olarak ve “Şehrin Koruyucu Azizi” olarak bedensel değil ama ruhen varlığının halen onlarla olması, dışlanmışlığın ve hor görülmenin karşılığına gelen bu ilahi donanımlara sahip kişi ile, kuzeye karşı mücadeleyi kazanarak, bir şekilde eşitliği ve bazen de üstünlüğü ele geçirmelerini ve o öz güveni kazanmalarından dolayı, onu o tanrısal mertebeye atamışlardı.

Messi Barselona’ya 11 yaşında geldiğinde şehrin zaten bir azizi vardı.

Cruyff’un Franco’ya karşı kazandığı zaferler onu Barselona’da azizlik ile ‘tanrı’ arasında bir kimliğe taşımıştı. Futbol üzerinden Katalanlara bir sistem ve kimlik kazandırarak, onları farklı ve özel konuma getirmesi, spor kurgusu içindeki rekabetin kendi lehlerine çevrilmesine neden olmuştu. Katalanlar için bundan daha önemli ve büyük ne olabilir ki…

İşte Aziz Cruyff bu yaptıklarıyla aslında bir ‘Katedral’ inşa etmişti. Messi ve onun jenerasyonu, tıpkı ondan öncekiler gibi ancak o katedrali koruyup yüceltmekle görevli olacaklardı.

O katedralin içerisindeki sistematik kurgu ve disiplin bir yaşam şekli olarak kendini var eder. Sadece sahaya çıkıp oynamak üzerine bir değerlendirme zaten Cruyff için de Katalanlar için de bir ayrıcalık sayılamazdı.

O sistemdeki ahlaki değerler bütünü, aynı zamanda oyunun da sadakat ve disiplin içinde oynanmasının anayasasıdır.

Messi, İniesta ve Xavi günümüz ‘yıldız’ futbolcusu olma özelliklerine sahip oldukları görev tanımının yanında, o sistem içinde görevlerini yaparak, özel yetenekleri üzerinden katkı yapmakta özgür olabilirlerdi.

Messi 11 yaşına kadar Arjantin sokaklarında ve arsalarında top oynarken, o kültür içinde oyun değerlendirmesine sahipken, İspanya’da o serbestliğin dışına çıkarak, bir eğitim kurumu müfredatı doğrultusunda yetiştirilerek daha farklı bir oyuncuya daha doğrusu Avrupalı oyuncu konumuna geçmişti.

Kempes ve Maradona ile Messi’nin en önemli ayrıldıkları nokta burası.

Diğer ciddi farklılık, Maradona gibi üst düzeydeki ‘yıldız’ oyuncuların, o zamanki futbol anlayışı içinde sisteme entegre olmaları beklenmezdi, aksine sistem o oyuncu üzerinden kurgulanırdı. Maradona’nın oynadığı takımlarda oyun onun üzerinden, ona göre kurgulanırdı.

İşte bu farklılık maalesef Arjantin Milli takımına da yansımıştı. Kempes ve Maradona ile Dünya Kupasını kazanan Arjantin’in, Messi ile aynı koşullarda Dünya Kupasını kazanması çok zordu. Kempes ve Mardona odaklı oyun tarzı ve sistem, yerini bu oyuncular üzerinden kurguyu düzenleyip yardımcı ikinci ve üçüncü oyuncuları da bu oyunun yardımcı aktörleri olarak seçildiğinde oyunun başarı kazanması kolaylaşmaktaydı.

Ama Messi’nin İspanya’da yetiştiğini ve Katalan Kulübü Barselona ekolüne ve kültürüne uygun bir sistem oyuncusu olması nedeniyle farklılığı anlamak gerekirdi. Messi ile başarı ancak sisteme sadakat ve ikinci ile üçüncü yardımcı oyuncuların da sisteme yardımcı olacak şekilde seçilmesi lazımdı. Maalesef, bu Dünya Kupası’na kadar Arjantin Milli takım antrenörlerinin buna önem vermemelerinin yanında, yetersizliklerinden dolayı bazen inanılmayacak bir şekilde Messi’yi yedek bırakmalarına kadar sürecin ne kadar sıkıntılı ve çıkmaza sürüklenecek bir anlayış ile yönetildiğinin en iyi örneğiydi.

Kempes ve Maradona zamanında ikisi için de Arjantin Milli takımı için de çok önemli bir ayrıcalık vardı. Daniel Passarella…

Evet, Passarella gibi defans oyuncusu, kaptan ve lider Otamendi’nin bu Dünya Kupası’ndaki performansına kadar Arjantin Milli takımına gelmedi ve onun eksikliği daha doğrusu o tarz bir oyuncu eksikliği çok hissedilmekteydi. Hem Kempes hem de Maradona arkadaki bu güven sayesinde daha rahat ve daha riskli oynamışlardı. Messi’nin aynı güveni hissetmesi ve Barselona çizgisinin dışına çıkarak Maradona ve Kempes formatında Arjantinli bir 10 numara olma zorunluluğu ve 10 numara etrafında örgütlenerek oynama stratejisi ona da aynı kültür kurgusu içinde başarıyı getirdi.

Messi, final maçında Lusail Stadyumu’nda Arjantin’e özgü bir anlayışla oynamak zorundaydı. Ki İspanya formatı dışında kendi özüne dönerek, fakat oradaki kazandıklarıyla bütünleştirip kendine ait değerler bütünlüğünü sağlayan oyunu oynadı. Davranış tutumlarındaki değişiklikler -ki eleştirilse de- tamamen bu değişimin yansımasıydı. Aslında, kendi kültürünün yansımasıydı. Takım arkadaşları buna dünden hazırdı zaten…

Messi’nin 11 yaşında İspanya’ya gitmesi ve Avrupa kültürü içerisinde yetişmesi, sisteme entegre olma zorunluluğunun yanında, daha önce belirttiğim gibi görev tanımını uygulamak üzere oynadığı futbol içinde yeteneklerini bu prensiplere uymak koşuluyla kullanmada özgürdü. Farklılıkları ise, bu yeteneklerini sistem içinde ne kadar doğru ve yararlı olarak kullandıklarıdır.

Çünkü, ‘yıldız’ adayının tanrısal boyutunu artık matematiksel verileri de kullanarak belirlemeyle ilgi bir algoritma olduğundan, eskiye göre ‘yıldız’ ve ‘tanrı’ tanımı da değişti.

‘Zeus’ bile bozulurdu bu işe…

Messi bu algoritmayı bir kenara bırakarak, Arjantin’in İngilizlerden farklı olarak ‘Tango’ ayak oyunları kültürü içinde özgür ve saldırgan ritmini yakaladı. Ama en önemli özelliği tüm yeteneklerini takım için kullanması olmuştu.

Her futbolcunun kendine ait ritüelleri vardır. Kimi maça çıkmadan bunu uygular, kimi maç sonrası bunun uygular ve kimi de gol attığı zaman bunu uygular. Bunlar bir inançtan çok beklentilerin karşılık bulması üzerine kurgulanırken, öyle batıl inanç çerçevesindeki kör bir zihniyetle de bir alakası olmayan kişiye ait özel davranışlarıdır. Aslında çoğu zaman davranışın ortaya koyduğu şekil ile içeriğin de birbiriyle alakası olmayabiliyor, bu o kişinin neyi nereye koyduğuyla ilgili bir tutumdur.

Messi’nin her maçta gol sonrası ellerini kırık şekilde yukarı kaldırıp parmak uçlarıyla sonsuzluğu göstermesinin, İsa ya da başka ilahilerle alakası yoktur. O kendisi için kutsal saydığı babaannesine saygısını sunmaktadır. On birinci yaş gününden kısa bir süre önce ölümünden çok etkilendi; o zamandan beri, babaannesinin anısına gökyüzüne bakıp işaret ederek gollerini ve hedeflerini kutladı.

“Küçükken Arjantin’den ayrılmak zorundaydım ve özlediğim çok şey var” diyor ve ekliyor, “Zaman bulabildiğim an dönüyorum ve orada dinleniyorum. Umarım bir gün tamamen orada yaşama şansım olur. Bazen ülkenizdeki iyi şeylerin size en büyük mutluluğu, kötü şeylerin ise size en büyük acıları hissettirdiğini fark edersiniz.”

Messi, Arjantinli genlerini ve o genlerle beraber gelen özelliklerini her zaman kendisinde taşıyacağını düşünüyor; yüksek derecedeki kararlılığı gibi.

Messi “Arjantinliler istenilen şeyi başarmak için her şeyi yapabilirler” diyor ve ekliyor, “Bu özellik, biraz da hırs ve adanmışlık ile beraber bende yer etti, her zaman da bende kalacak.”

Bana göre Messi bu sözleriyle, hayatın bir karesi üzerindeki duygusal yoğunluğun ve bunun karşılığında ödemesi gereken borcun vicdan karşılığını açıklamaya çalışmıştı.

1978’de, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki Estadio Antonio Vespucio Liberti stadındaki 10 numara Kempes’in, 1986’da 10 numara Maradona’nın Aztek stadında ve 2022’de 10 numara Messi’nin Lusail Stadyumu’nda ortaya çıkardığı şampiyonluğun temelinde; Arjantinli genlerini ve o genlerle beraber gelen özelliklerini her zaman kendisinde taşıyacağına olan inancının içindeki bütünlükte yatıyor.

Müslüm Gülhan / NationalTurk

Dünya kupasının delikanlıları

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: