Spor

Tokyo’daki Kadınlarımız

NationalTurk yorumcusu Müslüm Gülhan'ın "Tokyo'daki Kadınlarımız" başlıklı yazısı;

Bir toplum içinde, kadının spora katılımı, kadının genel statüsünü anlamaya çalışmak açısından değer karşılaştırma içerisinde önemli bir parametredir. Genel anlamda, kadının konumunu ve kendi iradesi dışında kendisine biçilen roller düşünüldüğünde, spor içinde de maalesef her alanda olduğu gibi kadının sporcu özelliğinden önce cinsiyetiyle öncelik almaktadır. Hala, kadınların spor alanında da erkekler tarafından ötekileştirilmesi ve kadınların spora katılma isteklerinin sınırlı olması konularını tartıştığımıza göre ortada halledilmeyen konular olduğu açıktır.

Tabii, hala bu konu üzerinde tartışıyorsak bunun temelini oluşturan tarihsel bir derinliğin olduğunu kabul etmek gerek. Ve bir yerlerden başlatıldığı da bir gerçek. MS 393 yılında I. Theodosius olimpiyatları süresiz olarak yasaklamasıyla birlikte, sürecin devam etmesiyle 5 yy ile 15 yy arasındaki ortaçağ denilen karanlık dönem, tamamın erkek egemen yapının kendi iktidarını konsolide etmesi dönemi olmakla beraber, kadını ise doğurganlık özelliği üzerinden kadın sadece rahimden oluşan bir fizyolojik varlıktır konumuna indirgeyerek (tanıdık geliyor), tamamen eşitsizlik kurgusu üzerine inanç profilli bir erkek egemen toplumsal yapı dizayn edilmişti.

Rönesans dönemi ile beraber, 1600 yıllarda, inancın birey üzerinde ve özellikle kadın üzerindeki baskı unsuru olarak kullanılmasının azalmasıyla, özgürleşen birey ve haliyle kadının beden kültürü üzerinden aktivitelere katılımda artışın gözlemlendiği görülmekte.

789 tarihinde Fransız Devriminin öncüleri olan kadın, toplumsal talepler içindeki kendi iradesini ortaya koyarak kendi özgürleşmesinin tohumlarını atmaya başlayacaktır.

Bunun yanında, Modern Olimpiyatların kurucusu olan siyasal bilimler okumuş, pedagog ve tarihçi Baron Pierre de Coubertin’in söylemlerinde de maalesef kadın hedef alınmaktaydı: 1901’de “kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir”, 1902’de “kadın sporları, doğanın kurallarına aykırıdır”, 1912’de “olimpiyat oyunları erkeklere ayrılmalı ve kadın sporcuların görünüşlerinin korkutucu olduğu düşüncesi vurgulanmalıdır” gibi çeşitli tarihlerde kadınlara yönelik ayrımcılığın temellerini atmıştır.

1935 yılına gelindiğinde bile hala ısrarla söylemlerine devam etmiştir. Gerçek olimpik kahramanın yetişkin erkek birey olduğu, kadınların asıl rolünün tıpkı antik çağda olduğu gibi erkeklerin başarılarının ödüllendirilmesinde görev almak olduğunu vurgulamıştır.

Sonunda; 1900 Paris oyunları kadınlar için bir dönüm noktasıydı. 997 sporcunun 22’si kadın sporcu olup oyunlara ve tenis, yelken, kriket, binicilik ve golf branşlarına katılmışlardır.

Olimpik cinsiyet ayrımcılığına karşı Allice Millat öncülüğünde, kadınların spora katılımını, erkeklerin müsaade ettiği çerçevede ve yerleşik kadın algısını sarsmayacak düzeyde sınırlandıran bakış açısına karşı, Uluslararası Kadınlar Spor Federasyonu 1921 yılında kuruldu ve 1922 yılında ilk Kadınlar Olimpiyat Oyunları düzenlendi.

Ve 1936 Berlin’de 49 ülkeden 3963 katılan sporcudan 328’i kadın sporcu olması bir fark yaratmıştı.

Tarihsel derinliğe baktığımızda; olimpiyatların erkek egemen bir yapı içerisinde kurgulanmasına rağmen, günümüzde, sporda kadının yerinin sağlamlaştırılması rolünü de ironik olarak IOC yürütmektedir.

IOC günümüzde sporda cinsiyet eşitliğini için Olimpik Anlaşma ’ya (The Olympic Charter) göre IOC’nin temel görevlerinden birisi “kadın ve erkek eşitliği ilkesinin uygulanması amacıyla, kadınların her seviyede ve yapıda spora katılımını desteklemek ve cesaretlendirmek”tir.

Kadınlar, antik olimpiyatlardan süre gelen erkek bir bakış açısıyla, modern olimpiyatların başlangıcına kadar olimpiyat oyunlarının istenmeyeni olmuşlardı. Haliyle, kurumsal anlamda kadının istenmeme durumu, erkek cinsiyet ayrımcılığı sayesinde kadını dünya tarihinde spora geç girmesine de neden olmuştur. Üniversitelerde ders kitaplarında modern olimpiyatların kurucusu olarak tanıtılan Baron Pierre de Coubertin’in, yaymaya çalıştığı olimpizm bakış açısı içerisine kadınları dahil etmemesi, maalesef kadın sporunun önemsiz kabul edilmesine katkıda bulunmuştur. Ve 1970’li yıllardan sonra feminist akımın etkisiyle kadınlar olimpiyatlarda söz sahibi olmaya başlamıştır.

1600 Rönesans, 1789 Fransız Devrimi, 1917 Bolşevik Devrim, 1923 Cumhuriyet Devrimi kadınların erkekler ile beraber gerçekleştirdiği siyasi ve sosyal değişimlerdir. Bu değişimlerde erkeğin toplumsal talebi karşısında, kadın, erkekle beraber toplumsal değişim talebini cinsiyet eşitlik üzerine kurgulayan iradeyi de ortaya koymuştur.

1936 yılında Berlin olimpiyatlarına katılan ilk kadın sporcularımız Suat Fetgeri Aşeni ve Halet Çambel ile başlayan süreç 2020 Tokyo Olimpiyatlarına katılan Hatice Kübra İlgün, Yasemin Adar, Merve Çoban, Buse Naz Çakıroğlu, Busenaz Sürmeneli, Eda Tuğsuz ve Eda Erdem ile birlikte 50 kadın sporcunun madalya kazanıp kazanmamalarının yanında, bu tarihsel süreç içerisindeki kadın mücadelenin bir parçaları olmaları çok daha değerli.

Müslüm Gülhan – NationalTurk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu